“Benim ve Râşid Halifelerimin Sünnetine İttibâ, Üzerinize Bir Görevdir” (Ebû Davûd-Tirmizî)

PaylaşShare on Facebook4Tweet about this on TwitterShare on Google+0Email this to someonePrint this page

           Evliyâullah’dan bir zât bir memlekete gider, hikmet-i ilâhî, o memleketin pâdişahına bir sancı ârız olmuş ki hekimler tedavisinden âciz kalmışlar. Nihâyet pâdişah da âciz kalmış:

“Kim beni bu marazdan, bu hastalıktan kurtarırsa, tâc-ü tahtımı o âdeme terkedeceğim” diye va’d ve nezretmiş.

            Bunun üzerine o zât pâdişâhın huzûruna gider. Biraz okur, elini pâdişâhın karnına koyar ve sürer. Akabinde hâşâ huzûr’dan fenâ bir koku pâdişâh’dan çıkar. Pâdişâh da bu sancıdan halâs olup kalkar, oturur ve va’d ve nezri mûcibi saltanatı o zâta terketmek üzere kabulünü niyâz eder.

            O zât kemâl-i hayret ve taaccüble pâdişâha bakarak: “Fenâ bir koku mukâbili olan bir tâc-ü tahtı bir saltanatı kabul’de mâzûrum. Mâhâzâ, sizden saltanatı almak için değil, size nasihat için ben buraya geldim. Dikkat ediniz, fenâ bir kokuya bile tekabül (karşılığı olma) etmeyen fâni bir mülkü, zâil olacak bir saltanatı sevip, Cenâb-ı Hakdan mahrum kalmak ve O’nun kurbet, vuslat ve rızâsını kazanamamak, akıl kâr-ı ve insâf-ı mürüvvet olur mu?” diye buyurur. Hakikâten öyle, ilerde de söylemiştim, İbn-i Semak Hazretlerinin, elinde su içmekte olan Hârunürreşîd’e verdiği nesâyih-i celile de ayniyle bu söz demektir. Fakat burada dikkat edilecek bir cihet var: Hârunürreşîd gibi âdil bir halife elindeki hazır bir suyu içmiyor da, İbn-i Semak Hazretleri eline geçtiği anda O’nun nasihat ve irşâdına arz-ı ihtiyaç ediyor. Ve O’nun emirlerini dinleyip kabul ediyor. Bu böyle… Gelelim bize…

            Yâhû acaba bize bütün dünyanın nesâyihini meccanen verseler, dinleyip kabul eder miyiz ve hiçbiri ile âmil olur muyuz? İşte bakınız bizim Müslümanlığımıza, bakınız bizim Cenâb-ı Hakkı ne derece sevdiğimize; bakın O’ndan ne derece korktuğumuza… Mizan ve mi’yar(ölçü) böyle gayet açıktır, âşikâredir.

            Aman efendiler, aman Müslümanlar işitiyor musunuz? Başka fikirlere dalmaya lüzum yoktur. Dinimizi, kendimizi kurtarmak arzu ediyorsak, bugün mutlaka kitap ve sünnete muvafık bir tarîk ve bir mürşid bulmamız ve o tarîke sâlik olmamız lâzımdır, başka çâre yoktur. Fakat onu da nerede ve nasıl bulalım? Ne ise yine eslâh-ı mevcuda tâbi olmak lâzımdır. Sâir târîklere bugünkü durumları ile pek aklım yatmıyor. Hattâ Nakşî’nin diğer kolları da korkarım ki bugünkü halleri ile insanı Allah’a götüremez. Ancak, bu Tarîkat-ı Aliyyenin son müceddidi (Mahmud Samini k.s.’den bahsediyor, Samini Hazretlerinden sonra Nakşi Tarikatının 9. Müceddidi Muhammed Mazhar Harputî Hazretleridir) olan zât-ı muhteremin tarikinden Allah’a gidilirse gidilir.

            Mâhâzâ insanın irâde-i cüz’iyyesi kendi elindedir. Bu irâde sebebiyle Cenâb-ı Hak kullarına mücâzât ve mükâfât edecektir. Gerçi İrade-i cüz’iyye diyoruz amma, fakat bu cüz’ öyle bir cüz’dür ki, o âzim ve Celîl olan Rabbü’l-Âlemîn Hazretlerinin İrâde-i külliyesinden gelmiştir. O’ndandır. Şu halde bu cüz’î irâde pek büyük ve pek çok iş görebilir. Evet kul ahlâk-ı İlâhî ile tahalluk eder, esrar ve hikem ve ulûm-u İlahiyyenin mâ’den ve mahzeni olur. Hulâsa Mevlâsına vâsıl olur. Bu cüz-î irâde işte böyle büyük iş görür.

            Gel bunun aksine… İnsan, irâdesini bu cihete sarfetmezse insanlıktan çıkar, hayvan olur, rütbe-i hilâfetten sâkıt olur, Cenâb-ı Hakdan uzaklaşır ve her nimetten mahrum kalır, dereke-i esfel’e düşer. Rabbimiz muhâfaza buyursun. Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimiz Hazretleri Hz.Ali (k.v.) Efendimize de Hz.Muaz (r.a.) Efendimize de emir buyurmuştur:       “Ya Ali senin yüzünden bir âdemin hidâyet bulması, arabın o kıymetli develerini (hecin) fisebîlillâh infak etmekten daha hayırlıdır.” Hz.Muaz’a da: “Ya Muaz, senin yüzünden bir âdemin Hakk’a dönmesi, hidâyet bulması, güneş tulû edip de ziyasının dokunduğu yerler bütün senin olsa işte o yerleri kâmilen infak’dan daha hayırlı ve efdaldir.” diye ferman buyurmuştur.

            Evet mahlûkun hidayetine ve onların gönüllerinin Hakka teveccüh ve ikbâline vesîle olmak peygamberlik mertebesidir. Bunun aksi de şeytâniyyet derekesidir. Bilmem ki acaba bunun hangisi hayırlıdır. Aklımız varsa yapacağımız iş mâlumdur. Halîfe-i Şeytan olmakta hiçbir mânâ ve fâide yoktur. Zorla kendi kendimizi neden ateşe lâyık edelim.

            Ne ise, düşünüyorum ve hayret ediyorum. Acaba Hak Celle ve A’lâ Hazretleri bu Müslümanlar indinde neden bu kadar ucuz oldu? Hâşâ ve kellâ neden bu kadar kıymetsiz oldu? Evet, umumiyetle “Allah’ı severiz” deriz, bu iddiadan hiçbirimiz geri durmayız. Fakat bu söz, bu iddia sûrî’dir, resmî’dir. Zira Müslüman bilir ki, “Allah’dan korkmuyorum” dese veya “O’nu sevmiyorum” dese kâfir olur. Bunu böyle der, fakat ne korkar ve ne de O’nu sever. Yalandır, doğru değildir.

            Çünkü sevenin, korkanın ahlâkı, ahvâli, akvâli ve ef’âli güzel olur. Kalbi pâk ve selîm olur. Bu selâmet-i kalple berâber zâhiren ve bâtınen âmâl-i sâlihâtı olur. Hâlbuki ahlâksızlığın, tâatsizliğin envâı Müslümanlarda, dünyâyı sevmek, nefse ve varlığına hizmet etmek ve onu sevmek; nefsi Cenâb-ı Hak üzerine ve nefsin emrini, Cenâb-ı Hakkın emri üzerine tercih etmek; evâmir-i İlâhiyyeyi geri bırakıp; nefsi gizliden gizliye Cenâb-ı Hakka bir şerik ittihaz etmek, hep Müslümanlarda.

            Elhâsıl, hangi âyet-i Celîleye, hangi hadîs-i şerîfe, hangi evâmir-i İlahiyyeye ittibâ ve sünenât-ı Seniyyeyi ihyâ ettikse, Allah rızası için hangi menâhiyi, hangi ahlâksızlığımızı terk ettikse gösterin ve söyleyin. Benim sözlerimin şâhidi kitâb-ı İlahî’dir. Siz de iddianızı isbat edebilirsiniz işte benim boynum kıldan incedir. Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimiz Hazretleri: “Benim ve Râşid halifelerimin sünnetine ittibâ üzerinize bir görevdir.”(Riyâzu’s-Salihin:90 Ebû Davûd-Tirmizî) buyuruyor. Acaba kavlen, fiilen, ahlâken, hâlen, bâtınen olan sünenât-ı Seniyyeler nelerdir, bunları öğrendik mi? Bunlara tabî olabildik mi? Kezâ o zât-ı Celîl-ü Kerîmin kendilerinden emin olup, bizi sünnetlerine tebeıyyetle memur buyurduğu Hulefâ-i Raşîdinin de sünnetlerini öğrendik ve ihyâ ettik mi?

            Heyhat, heyhat, evvelce dediğim gibi, artık başka türlü çâre-i halâs bilmiyorum. Cenâb-ı Hakkın lütuf ve Hidâyet-i hassasından sonra, bu zamanda böyle tecdîd(yenilenme) olunmuş bir tarîkatte bulunmaktan başka çâre kalmamıştır. Müslümanlar bunu kat’iyyen bilmelidirler ki bu zamanda hakîkî âdem olarak yetişmek ve yetiştirmek, ancak bu tarîke mahsus ve münhasır kalmıştır. Değil turuk-u sâireden(diğer tarîklerden), hatta Nakşî’nin sâir kollarından da âdem yetişmez ve yetiştirelemez hâle gelmiştir.

            Zîra bu tarîke de elbette bir şey oldu ki, tecdîd olundu. Şeyh Efendimiz Hazretlerine Sâminî denilmesinin sebep ve hikmeti de budur. Kendileri bu tarîkin sekizinci müceddididir. Amâ halk etmiyormuş, inanmıyormuş, ne yapalım. Hz.Allah(C.C.) böyle murâdetmiş. Cenâb-ı Hak bizi şefâatlerine mazhar buyursun…

            Asr-ı Saâdetten bu ana kadar, Sıddîk-i A’zam(r.a.) Efendimiz müstesna olmak üzere, benim kadar mürşidini seven olmamıştır. Hakikaten böyle söylemeye lâyık idiler. Bu tarike dâhil olanlara öyle lâzımdır ki, bu tarikin usul ve fürûunu güzelce öğrene ve muktezâsı ile amel ede; nefis ve hevâ ve tabiatıyla mücâhede ede. Usûl ve füruunu da her vakit söylüyoruz, hulâsaten şu üç şeydir:

  • Emr-i Şerîatle âmil olmak
  • Ahlâk-ı İlâhî ile tahalluk etmek
  • Huzur ve agâhî’den bir nefes ayrılmamak.

Yalnız bâzı şeylere dikkat lazımdır. Evâmir-i Şer’iyyeyi severek, tâ’zim ederek îfâ etmek ve menâhiden de yine böyle severek ve câna minnet bilerek, içtinab etmek ve ahlâksızlığın en ehemmiyetsizine bile razî olmayıp, bunlardan tamâmıyla temizlenmeye ve edebe çok ziyâde dikkat etmek lâzımdır. Efendiler, hubb-i dünya (dünya sevgisi), hubb-i nefs (nefis sevgisi), ucb (gurur), kibir, nefsi için gazab ve hiddet, nemmamlık (dedikoduculuk), gıybet, vesâir ahlâksızlıklar helâl midir? Bir âdem ki ahlâk-ı zemîme(kötü ahlâk) necasetleriyle müneccisdir, o daha nereden Hz.Allah(C.C.)’a lâyık olur ve O’nun Peygamberine nasıl karîb (çok yakın) olabilir? Zirâ (s.a.v.) Efendimize en ziyâde ahlâk-ı hamîdesi bulunanın karîb olacağı, kendi hadîs-i şerifleri ile sâbittir.

            Meselâ biz nefsimiz için hiddet eder, ona buna herşeyi söyleriz, sonra bunun adını emr-i bil mâ’ruf nehy-i ani’l-münker koruz. Yâhut, Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri:”Ziyâde hadid (öfkeli) olanlar benim hıyâr-ı ümmetimdir (hayırlı ümmetimdir)” buyurmuştur. Hiddetimize de bunu delil getiririz. Yok canım yok, bu böyle olmaz. Nefsi için hadid (öfkeli) olanlar, hâşâ ki hıyâr-ı ümmetten ola… Buyrulan hiddet, emr-i İlâhî veya sünnet-i Nebevî terkolur da veyahut Din’e ve Müslümanlara başka türlü bir hakâret ve ihânet edildiği vakitte mü’min-i sâdıkın, kemâl-i gayret ve muhabbetinden, dayanamayarak “hudud ve usul-ü Şer’îsi dâiresinde” olan hiddet ve şiddetidir. Eğer bunu söyleyenler sözlerinde iddialarında sâdık iseler, gerek vücutlarında ve gerek hariçde bin türlü evâmir-i İlâhiyye terkolunuyor, sünenât-ı Seniyyeye ittiba olunmuyor ve bunlara mukâbil frenk âdâb ve adâtı kabul ve tatbik olunuyor da niçin bunların hiçbirine canları sıkılmıyor. Ve bunların ismine de terakkî diyerek sükût ediyor? Evet, terakkî, terakkî ama, bilmem nereye terakkî ettik? Neyi kaybettik ve neyi bulduk? Bunu sonra anlarız. Bugün de bilenler bilir. Evet şekerin okkası üç, dört kuruş iken on misline ve her eşyâ da bu kıyasla sekizer, onar misline çıktı.

            Doğrudur, evet biz terakkî terakkî diye çırpındık durduk ya, işte terakkî… Daha ne istiyoruz. Dûamızın icâbet-i serîası görüldü… Daha neden sıkılıyoruz, darılıyoruz ve daralıyoruz?

            Ne ise, evet dediğimiz bu üç şey kimde bulunursa o âdem en büyük lütuf ve ihsân-ı İlâhîye mazhar düşmüştür. Bundan büyük tevfîk, bundan büyük hidâyet olamaz. Bunlar kime hâl ve mâl olursa bilâşübhe (şübhesiz) o âdem insân-ı kâmildir. Bunlarsız olan kimse de, isterse havada uçsun, bin türlü havârık (hayranlık uyandıran şeyler) ve keramât (kerâmetler) göstersin sakın inanmayınız, mekirdir (hiledir), istidraçtır, daha da kimbilir nelerdir, nelerdir. Oralarını Allah bilir. Elhâsıl, bu gibi şeyler bizim işimize gelmez vesselâm.

 Seyyid Osman Bedrûddin Erzurumî k.s

(Gülzâr-ı Samini Sohbetler, Dördüncü Defter, s.184)

           

 

Bu yazı Sohbet kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.